Dünya’nın Güzelleşmesinin Temelinde Neden Çocuklar Var?

Değerli okurlar,

Alalëa sağ beyin’den hepinize merhaba. Bu platformda gerek kendi ekibimizin, gerekse düşüncelerine değerli paydaşlarımızın sübjektif fikirlerine yer verdiğimiz yazılar paylaşacağız. Sizlerin de burada yer almasını istediğiniz yazılarınız varsa, bize iletmeniz halinde gerekli değerlendirmeler sonrası mutlulukla paylaşabiliriz.

Bugünkü yazımda, daha iyi bir dünya olabilmenin ve bizim iş alanımızı kapsayan tüm konuların en temelinde yattığını düşündüğüm okul öncesi ve okuldaki nitelikli eğitim hususuna kısaca değinmek istiyorum.

Dünya’nın Güzelleşmesinin Temelinde Neden Çocuklar Var?

Her ne kadar anlık duygu ve düşüncelerimizin, tepkilerimizin veya sözlerimizin aklımızda rastgele oluşup, o anki psikolojimizin bir dışavurumu olduğunu düşünsek de aslında bunların hiçbirisi tesadüfi şekilde beynimizde oluşup tepkiye dönüşmüyor. İnsanlara yaklaşımımız, dinleyiş şeklimiz, anlattıklarımız ve kararlarımızın tümü 6 yaşımızda kadar kodlanan karakterimizin üzerine yaşanmış tecrübelerimizin eklenmesiyle oluşan tavırlar. Hayatımızı kaybedene kadarki benliğimiz, aslına bakarsanız 6 yaşına kadar çevremizden gördüğümüz tutumun bir yansıması. Ebeveynlerin çocuklarıyla kurduğu göz temasları, sarılmalar ve tek taraflı diyaloglar; çocukların bulunduğu ortamda ebeveynlerin birbirlerine veya başka insanlara karşı kullandığı sözler, vücut dili, hal ve hareketler çocukların yıllar sonra başka insanlara gösterdiği kişiliğine birebir yansıyor ve hayatı süresince sahip olacağı değerlilik duygusunu oluşturur. Kısaca, sevgi dolu bir ortamda büyüyen bir çocuk, ileriki yaşlarda sevgi dolu bir kişilik oluşturarak bunu etrafına yansıtıyor ve çevresine bunu her fırsatta aşılamaya çalışıyor. Kavga, gürültü, şiddet, sıkıntı ortamında büyüyen bir çocuk ise hayata atıldığında insanlara karşı kaba bir yaklaşım geliştirip, şiddet ve nefret dolu bir kişiliğe bürünüyor. Ne yazık ki, ileriki yaşlarda bu duygulardan arınıp örnek bir bireye dönüşmesi tahmin edilenden çok daha sancılı bir süreç oluyor. Yeterlilik duygusu ise, ilk yürüme ve konuşma denemelerinde, oyuncaklarla oynarken, koltuğa tırmanırken veya yemeğini kendisi yemeye çalışırkenki süreçlerde gelişiyor. Bu süreçlerde, çocuk yere düştüğünde kendisinin kalkmasına fırsat vermeyip hemen yanına koşup kucağa alınması, konuşmaya çalışırken gürültü yaptığı için susturulması, yemeğini döktüğü zaman kızılması gibi durumlarda çocuk yeterlilik duygusunu doğru geliştiremiyor. Oyun oynamasına fırsat verilmemesi, ebeveynlerinin davranışlarını taklit ederken durdurulması, sorduğu sorulara yarım yamalak cevaplar verilmesi, yetişkinlikte bireysel işlerini kendisinin halledemeyeceğini düşünen bireyler oluşmasına sebebiyet veriyor. Yetersizlik duygusunun da geliştirilip toparlanabilmesi için, bireyin üzerine sorumluluklar alarak, aldığı sorumlulukları olumlu sonuçlandırabilmesi gerekiyor ancak bu bireyle genelde sorumluluktan kaçan karakterlerde geliştiklerinden bu duygunun da aşılabilmesi sancılı oluyor.

Özetleyecek olursak, aslında hepimiz ebeveynlerimizin birer yansıması oluyoruz. Yani kişilerin tavırlarının ve bakış açılarının her zaman ailesine paralel olarak oluşması kan bağından ötürü değil, çocuğun algıları bir daha hiç olmayacak kadar açıkken ve gördüğü her durumu beynine yerleştirirken şahit olduğu olayların bütününden ötürü oluşuyor. O yüzden, yeni gelen jenerasyonları sorumluluktan kaçan ve umursamaz kişiler olarak değerlendirmek yerine, önce bir dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Birisini işaret parmağıyla gösterip “sen suçlusun!” derken, diğer parmaklarımız nasıl kendimizi gösteriyorsa, çocuklarımızın yanlış davranışlarındaki aslan payımızı göz ardı etmek buna benziyor. Bu farkındalık her ne kadar rahatsız edici olsa da, bunu kabullenmek en azından değişimin bir başlangıcı olarak adledilebilir.

Bu duygularla ilgili konulardaki yaklaşımlarımızı değiştirdikten sonra gelen en önemli konu, çocukların zaman harcayabileceği ve kendisini geliştirebileceği hobiler edinmesi için ona yol göstermek. Dikkat ederseniz, ailesinde bir sporcu, müzisyen veya sanatçı olan çocuklarında bu konulara bir meyili bulunuyor ve hayatının bir parçasını buna adıyor. Şaşıracaksınız belki fakat bu da bir tesadüf değil. Hatta, bazı araştırmalar, anne karnındayken bile müzik çalan ortamlarda çok sık bulunmanın, ileriki yaşlarda çok gelişmiş bir müzik kulağına sahip olmakla ilişkilendiriyor! Maalesef bu konu toplum olarak en zayıf yönlerimizden birisi. Bizler bile boş zamanlarımızı geçirebileceğimiz hobilere sahip değilken, kitap bile okumuyorken(!), yani stres atıp kendimizi geliştirmeye zaman ayırmıyorken, yansımamız olan çocuklarımıza bu özellikleri katabilmemiz pek mümkün değil. Aslında bunun tek cümlelik özeti, bizler kendimizi bile doğru yetiştirememişken, topluma ve gelişime çok duyarlı bireyler yetiştirmemiz gerçekçi gözükmüyor. Durum böyle olunca, sokağa çıktığımızda birbirine saygı gösteren insanlardansa, benmerkezci ve anlayışsız insanlarla karşılaşıyoruz. Bir bireyin başkasına saygı ve sevgi gösterebilmesi için, önce kendisine saygı duyması ve kendisiyle barışık olması gerekir. Özsaygının da en temelinde, değerlilik ve yeterlilik duyguları yatar.

Bu konuların bizim iş alanımızla ne gibi bir ilişki içerisinde olduğu sorusu çok doğal olarak oluşabilir. Fakat aslında her konunun ve gelişimin temelinde insan olduğu için, insanın da karakter yapıtaşlarını bu konular oluşturduğu için, bunlar hepimizi yakından ilgilendiren hayati bilgiler. Şu sıralar gündeme çok daha fazla gelen, küresel ısınma, iklim değişikliği, denizlerin plastiklerle dolu olması, iş bitirici olmayan bir yeni neslin gelmesi vb. konuların tümünün temelinde de aynen bu konular var. Özsaygısı yüksek olan ve değerlilik duygusu yüksek olan birey, doğaya zarar verdiğini bildiği ürünü veya hizmeti tüketmez, yerlere çöp atmaz, dünyanın kirlenmesine sebep olan hiçbir materyalin yakınından geçmez. Kendisine değer veren insan, diğer insanlara değer vereceği gibi doğaya da değer verir, doğaya da saygı duyar. Bu konuda insanları bilinçlendirir, şahit olduğu yanlış davranışları düzeltmeye çalışır.

Evdeki eğitimden sonra okula başlandığında, her ne kadar sınav ve gelecek stresiyle donatılmış bir eğitim sistemimiz olsa da, öğretmenlere ve eğitim sistemini kurgulayan kişilere burada çok önemli görevler düşüyor. Okula yeni başlamış küçük bir öğrenci için, öğretmeni bir rol modeldir. Öğretmeninin sözleri onun için yasadır, öğretmeninin doğrusu öğrencinin doğrusudur, öğretmen için yanlış olan öğrenci için de yanlıştır. Mesela, daha ilkokul çağındayken sınıfta yaramazlık yapan öğrencileri, “sen kız çocuğusun böyle şeyler yapman uygunsuz, sen erkek çocuğusun daha ağır ol kendine yakışır şekilde davran” şeklinde ayırmak, ileride cinsiyetçi bakış açısı geliştirecek bireyle oluşturur. İlkokul öğretmeniyle ilgili tarafsız kalmış yorum yapan hiç kimseyi göremezsiniz; ilkokul öğretmeni ya çok sevilir, ya da hiç sevilmez. Bu sevgi ya da nefret bazen 1 dakikada şekillenebilir. O bir dakikada, çocuğun yetişkinlik süresince sergileyeceği davranışlar, yetenekler ve ilgi alanları şekillenebilir, çünkü ilkokul çağı çocukların kendisini keşfetme çağlarıdır, ilk kez sosyalleşmeye başlar, başka ailelerde yetişmiş farklı çocukları tanır. İlkokul öğretmenimiz, sahip olduğumuz bir yeteneği keşfedip hayatımızı buna göre yönlendirmemizin de önünü açabilir, o yeteneğimizi sonsuza kadar baskılamamıza da sebep olabilir.  Kısa bir örnek vermek gerekirse; benim el yazım berbattır ve bunu bu yaşıma kadar hiç sorgulamamıştım. Geçen gün değerli bir hocamla sohbet ederken el yazımı eleştirdi, bende hocama çocukluğumdan beri durumun böyle olduğunu ve bunu hiçbir şekilde düzeltemediğimi belirttim. Küçükken yazı yazmakla ilgili bir anım olup olmadığını sorduğunda bir şeyi hatırladım. İlkokulda da yazım çok kötü olduğu için, bir dersin başında bunu kafaya takıp, o ders çok güzel ve düzenli bir şekilde defterime notlar almaya çalıştım. Ancak tabii ki, harfler olması gerekenden çok daha küçük olmuştu. Güzel olmuş mu diye defterimi öğretmenime götürdüğümde, sayfaları yırttı ve bunları ya doğru düzgün yaz ya da hiç yazma gibi bir tepki vermişti. Hoca anı sorduğunda aklıma bu hatıram geldi ve bunu fark etmem değişimin başlangıcı oldu benim açımdan. Hala üzerine çalışıyorum ve şimdiden daha okunabilir şekilde yazmaya başladım : ) 6 yaşına kadar oluşan karakterden sonra, ilkokula başlanmasından itibaren kişilik oluşmaya başlar. Karakter 6 yaşına kadar kodlanır ve aynı kalır. Kişilik ise sürekli olarak değişim göstermeye müsaittir. Karakter asla değişmez, bizi biz yapan karakterimizdir. Kişilikse, dışarıya karşı gösterdiğimiz karakterimizdir ve toplum kurallarına göre şekillenen tavrımızı oluşturur.

Anlaşılacağı üzere, öğretmenlerimizde bizlerin şekillenmesinde büyük yer tutan bir paydaş. Eğitmenlerin, ders müfredatı haricinde, öğrencilere aktardığı dünyaya ve insana karşı hassasiyet içeren yönlendirmeleri olmalıdır. Hatta gönül ister ki, fen ve sosyal bilimler dersleri haricinde, insanlara, hayvanlara ve doğaya karşı hassasiyet geliştirmemizi destekleyen ayrı bir ders müfredata eklensin ve kişisel gelişim konularına gönül vermiş kişiler bu konularda çocuklara destek olsun, çocuklara daha küçük yaştan değişimin onlardan başlayacağı sinyali verilsin ve bunun üzerine düşünmeye başlasınlar, hayvan barınaklarını ziyaret etsinler onların da hayatlarının ne kadar değerli olduğu ve onların canlarından da bizim sorumlu olduğumuzu anlasınlar, doğanın bozulmasını ve iklim değişikliğinin etkilerini yerinde görerek daha küçük yaştan bu konularda bilinçlendirilsinler.

Alalëa olarak en öncelikli odak alanımız, eğitim ve bilinçli çocuk gelişimi üzerine olacak. Birleşmiş milletlerin belirlediği tüm sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin yerine getirilmesinde (cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesi, iklim değişikliğinin önüne geçilmesi, eğitime eşit erişim hakkı vb.) konuların çözümünde eğitim ve iyi çocuklar yetiştirmek yatıyor. Çocuklar beyaz birer sayfa ve o sayfalarına güzel bir cümle eklediğiniz anda, büyüdüklerinde başka çocukların kitaplarını yazabilirler, dünyanın yozlaşmasının önüne geçebilirler.

Çocuklarımıza güzel bir dünya bırakabilmemiz konusu bana oldukça büyük bir yalan olarak gözüküyor, çünkü kendimiz yeterince güzel değiliz. Ancak dünyaya daha güzel çocuklar bırakabilirsek, hiç merak etmeyin, onlar zamanla dünyayı zaten güzelleştirecektir.

Sevgi ve saygılarımla,

Göker Avcı

Dünya’nın Güzelleşmesinin Temelinde Neden Çocuklar Var?

Sağ beyin ilk yazı

07.06.2019

PAylaş

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on skype
Share on whatsapp
Share on email